Nedir Özerklik?
Kavram anlam itibariyle Yunanca kökenli olmakla beraber 'auto' (öz,kendi)
ve 'nomos' (kural, yasa) kelimelerinin bileşimiyle oluşmaktadır. Kendine
ilişkin yasalar koymak kendi yaşamına ilişkin kuralları oluşturmak ve
düzenlemek. Aynı zamanda kendine ilişkin bu düşünüm karar alma süreçlerinin
sorumluluğunu da gerektiriyor ki buna ilişkin alınan bir insiyatifte söz
konusu.
Kendini yönetebildiğinin gösterilerine ilişkin yaratımları sergileyebilme;
politik alanda içişlerinde serbestlik dışişleri ve daha genel konularda
merkeze bağlılık. Kendi yasalarıyla bir topluluğu nitelerken; baskıya,
merkezi otoriteye direnen, yerelliği savunan egemen olana itaat yerine
kendi iradesiyle hareket etmeyi esas alan yabancılaşmak ve egemen olana
benzeşmek istemeyen, tercih yapma hakkını kullanmak isteyen kişinin ve
topluluğun durumu. Kendi kendini yönetebilirliğin farkına varmak, hangi
özgünlüklere sahip olduğunun ve kaynaklarının farkına varmak ve bu
dönüşümün inisiyatifini eline almak isteği; ki burada söz konusu olan
yerinden gelişmiş farklı özelliklerin olabildiğince vurgulanmasıdır.
Genel olarak özerkliği politik alan içinde kavramsal bir incelemeye tabi
tutmuşken, tarihsel yada köken olarak ortaya çıkışının daha çok bireysel
olana dayandığını hem felsefi içeriğinden hem de felsefenin yunan kökenli
oluşundan biliyoruz ki; tartışma ve felsefeye olan elverişli koşulların
tanımlamayı birey üzerinden başlattığını bilmekteyiz.
Buradan ve hareketle bir tekrara düşmemişken ve de anlamında bazı
genişletmeye başvurarak bir yenilemenin yaşandığını söyleyebiliriz.
Dolayısıyla şimdi tarih üzere bu yeniden okumanın hem yeni bir sosyal bilim
tartışması hem de yeni bir tarih tezi olması anlam kazanıyor. Bununla
beraber özerklik tarih içerisinde farklı boyutlarda ve pratik olarak
değişik denemelerle bir biçim kazanmışken siyasal gerçekliği ve alanı
düşünerek bir daha değerlendirmeye ihtiyaç duyuyoruz.
Bireysel özerklik; yukarıdaki tanımlamaları desteklemek ve tarihsel
dayanaklarına oturtmak üzere kendimize ilişkin kuralların bir nevi bizden
geçirilerek gereği kabul edilmesi, yaşam tarafından kabul edilmesi yani bir
anlamda içselleştirilmesidir. Aslında bu günde politik alanda
birey-uygarlık krizinde olduğu gibi bireyin yönetilmesi ve yönlendirilmesi
üzerine dayalı baskı sistemlerini aşmak dolayısıyla yöntemler veya modeller
aranırken uygulanabilirliği artırma açısından olabildiğince tabana ya da
bireye kadar indirgeme gerekiyor. Burada şöyle bir sonuç ortaya çıkıyor;
merkez ve yakınlık ilişkisi benzeri yönetme ile yönetilen arasındaki mesafe
ve biz burada yönetilenle arasındaki mesafeyi azaltmak üzere bir yöntem ve
model arayışındayız. Birey açısından bir başkasının bizi yönetmesine
ilişkin sürekli bir refleks vardır, çoğunluk olarak bir hoşnutsuzluk hissi
uyandırır. Çünkü başkası tarafından yönetilmek dolayısıyla bir mesafeyi
gerektirir zaten ve bu mesafe daha sonraları bir üstünlük hissine dönüşüp
daha çok yönetmek ve hep yönetmek için baskı ve tahakküm araçlarıyla
güçlendirilmeye çalışılır. Siyasal yöntemlerden çok önceleri bireyler
üzerine uygulanan yöntemlerin boyutları çok daha geniş ve derinlemesinedir
örneğin; aile, toplumsal tabaklar, cins, sınıflar, sosyal statüler vb.
üzerinden bireyi yönetmeye yönelik çeşitlik olduğu gibi bireyinde kendi
özerkliğini geliştirme arayışları daha fazla olmuştur.
Topluluklar bağlamında özerklikleri elde etme arayışları anlayış olarak
bireydekinden çokça farklı olmamak üzere farklı özelliklere ve yerel
yoğunluklara sahip olanın merkez ve uzakta olan tarafından değil de daha
yakından ve yerelden kendisini yönetme isteğidir. Zaten bugünün politik
algılayışının aşırı bir siyasallığa ve ideolojik referanslara sahip olması
eşitsizlik problemini de yaratıyor. Bir diğer önemli nokta kaynakların
kullanımının ve dönüşümünün adil olmayışı ki bu türden uygulamaların ne
türden geniş ölçekte ve çeşitte sorunlara neden olduğu bilinmektedir.
Bölgeler arası gelir farklılıkları gelişmişlik farkları hizmet farkı vs.
ancak bunlarla beraber belki bu sonuçları doğuran uygulamaların kaynağında
yerel ve coğrafik yoğunlukların etnik merkezli oluşu; yani egemen ulusun
aynı sınırlar içerisinde yaşayan diğer farklı kimliklere karşı merkeziyetçi
baskıcı inkarcı yaklaşımlarıdır. Dolayısıyla farklı olana yaklaşım uzaktan
ve üstten yada egemen olana benzeştirmeye yöneliktir.
Özerkliği bu noktalardan hareketle neden savunduğunuz bir anlamda ortaya
çıkıyor; 21. yüzyılın başında dünyanın küresel çapta hangi akışkanlıklara
sahip olduğu ve bu akışkanlıkları elinde tutan büyük güçlerin yeni
haritalandırmalarda ne türden problemleri yarattığını görmekteyiz. Kabul
edildiği üzere birincisi büyük küreselleşme dalgası yerel özgünlükleri ve
yoğunlukları (kültürel, dilsel, tarihsel ortaklıklar, toplumsal bellek)
hızla ortadan kaldırması (bu bir temel hedef olmasa da bu akıntıya yerelden
katılımlar dolayısıyla çağın birey yaşantısının birer parçası olmuş
durumda) yani sadece küreselleşme olgusu ulus-devlet formasyonlarının
klasik görüntülerini bozmakla kalmıyor aynı zamanda bireyin dünyayı ve
yaşamı algılayışını geçmiş zaman bireyinden çok daha farklı bir noktaya
getirmiş bulunmaktadır. Buradan anlaşılacağı üzere özerkliği savunurken ilk
ideolojik ve organize hedef ulus-devlet oluyor . Günümüzde ulus-devlet
sınırları ilhak edilmeden ulus-ötesi ekonomik (bu öğeye dayandırışımızın
temeli kapitalist ve teknik bir siyasal ve yaşam algısının olmasına
dayanıyor) girişimlere olan ihtiyaç kavramsal olarak henüz tartışılmadan
zaten fiili işlemeye başlamıştır. Şimdi ulus-ötesi formasyonların çoğunun
bu akışın birer parçası haline geldiğini görmekteyiz. Daha genel bir ilişki
kurarsak dünyayı ilgilendiren bazı konularda ortaklaşa müdahaleleri daha
pratik hale getirmek için ulus-ötesi organizasyonlara duyulan ihtiyaç. Sade
bir şekilde dile getirirsek insan ufuklarını artık ulus-devletin
sınırlarına dayandırmıyor ve buna göre davranmıyor. Yani dolayısıyla daha
yerel bir oluşum kendi siyasal yada ulusal sınırlarının ötesinde diğer
yerelle kültürel ekonomik ilişkiler geliştirip çeşitli birliklere
gidebiliyor. Aslına bakılırsa bilinen klasik ulus-devlet ve üniterliğe
dayalı formlar çoktan ihlal edilmiş durumda.. Madem ulus-ötesi bu türden
denemeler daha çok bölgesel ve yerel düşünüp evrensel hareket etme mantığı
üzerine kuruluyor öyleyse biz organizasyonlarımızı daha yerele yani yerel
özgünlüklere ve onun bireyine daha yakın yere kuracağız.
Öyleyse egemen olanın değil tüm etnisitelerin, kültürlerin, dillerin,
inançların kendi yoğunluklarına göre coğrafik özellikleri göz önünde
bulundurarak, daha yakın ve yerel uygulanabilir yönetme yapıları oluşturmak
mümkün ve çözüm olanaklarına sahiptir. Daha derin bir anlamla bir topluluk
kendi özelliklerine göre bir coğrafya üzerinde kümelenmiş olmasıyla beraber
kimi tarihsel ortaklıklar kurarlar ve bunlar üzerine belirgin özellikleri
yaşatırlar. Dolayısıyla kendilerini yaşatabilmelerinin maddi dayanaklarını
kullanırken, kendilerine en yakında olanı kullanmaları doğal süreçlerle
pekişmiştir. Örneğin üzerinde bulunduğu zenginliklerden yararlanma hakkına
sahiptir bunu başkasıyla da paylaşabilir ama problem başkasının gelip
sömürmesindedir. Hem kaynakların adil kullanımı açısından diğeri ahlaki ve
felsefi anlamlar bakımından yerellerin ve yerelliğe dayalı özgürlüklerin
kendilerini yaşatabilmelerinin olanaklarını kurmak üzere; uygulanabilir
modeller tercih edilmelidir.
Demokratik özerklik:
Yukarıda niçin özerklik denildikten sonra ya da mevcut problemleri yaratan
noktalara alternatif olma arayışında belli sonuçlara ulaşılmıştık. Bununla
beraber konu nasıl bir model veya yöntemin uygulanacağı hususudur.
Dolayısıyla hem özerkliğin ilkelerini sağlamak üzere hem de onun
uygulanmasını kolaylaştıracak ve tamamlayacak bir yöntemler bütününü
gerçekleştirmek üzere bir kavram şekilleniyor. Birincisi tarihsel
denemelerin olgunlaştırdığı siyasal gerçeklikler ve bu olgunlaşmanın artık
yetmezliği, diğeri reel siyasal müdahalelerin çözümü gerçekleştirmekten
olan uzaklıkları ve böylesi bir niyetten yoksun olmaları, çokluk siyasetine
ve anlayışına paralel bir modelin kaçınılmazlığını hissettiriyor. Daha
yerinden ve yakından uygulanan bu model daha uygulanabilir ve gerçekçi olma
özelliğini taşıyacaktır. Bunu yaparken yöntemlerimizi tüm bireylerin
onayından geçirecek derecede bir esneklikle sağlamaya çalışmak yani tüm
bireylerin rızasını sağlamak en ideal model olarak görünmektedir. Bu
nedenle en aşağıdan başlayarak belki de sokaklarımızdan başlayarak mahalle,
belde, kasaba, il, bölge meclisleri veya başka bir temsille en pratik
yürütme modellerimizi oturtmak üzere kimi ilkelerimizi
pratikleştirebiliriz. Daha yakın kurulacak ilişkiler ve işbirliği süreçleri
toplumsallığı geliştirip sorunlara çözüm getirme olanaklarını
arttıracaktır. Tüm bireylerin katılımıyla gerçekleştirilecek bu türden
yöntemler daha kabul görülecektir; en azından değindiğimiz üzere onların
rızasıyla gerçekleştirilmiş olacaktır. Daha aktif daha katılımcı bir
yurttaşlar topluluğu kendimizi yönettiğimiz hissini doğuracaktır. Şimdiye
kadar anlattıklarımıza uygun bir modeli demokraside bulmaktayız ve şimdi
özerkliği demokrasiyle beraber alarak daha çoğulcu daha katılımcı bir
modeli inşa etmiş olacağız. Yani bir anlamda özerkliği gerçekleştirmeye
çalışırken diğer taraftan hem bunun mantığının oturtulması için demokrasi
bir anlayış olmakta hem de daha aşağıya ve yerele dayanmasından ötürü bir
yöntem olmaktadır.Dolayısıyla demokratik özerklik bütün farklı orijinlerin
kendi kaynaklarından beslenmelerini sağlamak üzere; yerel yoğunlukları
korumak ve savunmak üzere bir mantığa sahiptir. Hakim bir insan merkezli
yaşam anlayışı yerine coğrafyayı ekolojinin mantığının birer organik
izdüşümü olarak ele almak yeni bir sosyal-bilim ve uygarlık anlayışı
olacaktır.
Demokrasi ve özgürlüklerin hakim kılınması için merkezi, otoriter ve
baskıcı mekanizmalar yerine yerelden karşılıklı hoşgörüye dayalı ve
katılımcı referansları yaşamsallaştırmak adına bu model savunulmalıdır.
Aynı zamanda doğa ve bu doğanın bir parçası olan insan tarihsel coğrafik
kümelenmelerini ihtiyaçlarını karşılamak üzere meydana getirmişleridir.
Onların yaşam alanlarını oluşturan coğrafik diyarlarına saygı duymak ve
onların bu coğrafyalarda yerleşmiş olmalarının bir tarihsel anlamının
olduğunu bilerek; yer-üstü ve yer-altı yeryüzü kaynaklarının adil dönüşümlü
ve ekolojik dengeye uygun bir anlayış çerçevesinde paylaşılması için sömürü
ve zulmü uygun görmeyen yönetim modelleri bizim için en gerçekçi ve insanın
yeryüzü macerasındaki diğer canlı-cansız varolanlarla ilişkisi bağlamında
en adil olanıdır. Bu nedenlerle demokratik özerklik hem birey özerkliği
anlamında bir anlayış hem de çağımızın ve coğrafyamızın egemen ulus-devlet
ve uygarlık krizi düşünüldüğünde yerelin ön plana alındığı yurttaş
bağlamında birey-toplum ilişkisinin sağlandığı katılımcı aktif ve çoğulcu
bir yönetim modeline karşılık gelmektedir.
Coğrafya ve Yurttaşlık
İnsanların yer ve mekan ile bunlarında kendi arasındaki ilişkiyi inceleyen
bilimdir. Coğrafya sözcüğü yunanca gaia (yeryüzü) ve graphein (yazmak,
tasvir etmek) sözcüklerinden türemiştir. Coğrafyayı salt jeolojik olarak
açıklayamayız; coğrafya bir yüzeydir; bu yüzeye eşsiz karakter kazandıran
kendi doğal özellikleridir. Dağlar, denizler, nehirler vb. oluşumlar bu
özelliklerin birer parçasını oluştururlar. Biyolojik yaşamın bir biçimi
olan insan türü de karakter ve oluşumunu buradan alır. İnsanda oluşan
duygu, tutku, istek, gibi olgular coğrafik özellikle iç içe gelişir; dil
etnisite gibi kavramların kökeninde de yer alır.İnsanlar duygu, dil, tutku
gibi doğal özellikleri harekete geçirerek toplumsallaşırlar. Toplumun ana
kaynağında duygunun yattığını bilmekteyiz. Dil ve duygunun biçimlenişinde
coğrafyanın büyük bir payı vardır. Coğrafya ve insan arasındaki bu ilişki
sağlanırken, iki ilişkinin maddi görünümü yapılardır. Bu yapılar kentler,
köyler gibi yerleşim birimleri yani yurt kavramı diyebiliriz. Bu
yapılaşmalar ve coğrafya arasındaki ilişkiyi yurttaş sağlar; yurttaşlık
buradan artık toplumla birlikte yeni bir tanım alır. Yurttaşlık
toplum-coğrafya-kurumlar arasındaki politik bağa verilen isim olarak
politik alanla olan ilişkisini de oluşturmuştur. Böylece yurttaşlar
coğrafya(yurt)-toplum-yapılaşmalar arasında politik hakkı da elde etmiştir.
Politik hakkı elinde bulunduran yurttaş varlığın ana kaynağını özünde
taşır. İnsan kültürel bir varlıktır. Yaşamın devamını sağlamak için
biyolojik gereksinimden öte, yaşamsal gerekçelerin üst yapısı gerekli; üst
yapı politik gerçekliktir. Birey ve toplum kendi politik özgürlüğünü elde
etmeden, varlığın yönetimine ve işleyişine katılamazlar. Bir yandan kendi
varlık yapısıyla topluma katılırken, olgunun diğer boyutuyla çokluk
yapısını oluşturur. Böylece toplumlar kendi içerisinde çoklu kimlikli
politikalar benimseyerek kendi özgürlüğünü yaratırlar. Çok kimlikli bir
politika içe yönelik demokratik bir sistem, dışa yönelik ise hümanist insan
sever duygularla dünya evrenselliğine katılır.
Yukarıdaki siyasal ve toplumsal oluşumları yurttaşlık açısından özetlersek:
yurttaş-coğrafya ilişkisinde mevcut bir politik işleyiş var. Politik
özgürlük bireyin kendine yaklaşımının ahlaki yönlerini kazandırır. Duygu ve
hislerini coğrafyadan alan yurttaş, coğrafya ile politik özgürlük elde
ettiğinde: coğrafya-yurttaş-özgürlük bir olgu gibi zamana işler.
Farklılıkların kendisini yaşattığı bu biçimlenmede zaman ve sosyoloji
yeniden üretilir. Bir bakıma biz buna özgürlük sosyolojisi de diyebiliriz.
Sosyoloji ve tarihin karışımı olur. Böylelikle aslında sosyal bilimi ve
tarihi tartışmaya açmış oluyoruz.
Geçmiş yüzyılların sosyal biliminde coğrafyanın önemi kavranmamış ve
üzerinde pek durulmamıştır. Sosyal bilim tarih üzerine şekillenmiştir.
Coğrafya üzerinde oluşan kurumlar ve yapılanmalar coğrafi özellikler
dikkate alınmadan yapılmıştır. Çizilen devlet sınırları çoğu yapay bir
özellik gösterir. Kürdistan üzerine oluşturulan dört farklı devlet sınırı
bu yapaylığa en iyi örnektir. Coğrafya ve tarihin en keskin bir ayırımıdır;
günümüzde hala bu ayırım bir siyasi sorun olarak devam etmektedir.
Tarih bir belek, anı, kronoloji şeklinde işlerse, coğrafya bir yüzeydir.
İkisi arasındaki bağın kuvveti ortadadır. Coğrafyasız bir tarih anlayışının
yapay ve sorunlu olduğunu görmekteyiz. Bir coğrafyayı yok sayarken aslında
tarihin anısını, beleğini, kronolojisini bozmaktayız. Ortadoğu'daki devlet
sınırlarının çizimi coğrafyasız bir tarih anlayışıyla çizilmiştir ki
yaşadığımız bu topraklardan bunu net görebiliriz.
Kürdistan bir devlet sınırı değil, coğrafik bir kavramdır. Bu coğrafya
üzerinde yaşadığı topluma ve bireye duygu, dil, etnisite gibi oluşumları
kazandırmıştır. İçimizdeki bu duygu çizgilerini coğrafyadan alırız ve zaman
kavramını da tarihle birleştiririz. Mevcut sistemler Kürdistan
coğrafyasının yokluğunda ısrar ettiklerinden, Kürdistan toplumunu
tarihsizleştirmektedir. Kişiliğini yok saymakta, coğrafyanın bizlere
kazandırdığı bütün özelikleri öldürmektedir. Böylece ink�r edilen
coğrafya, ink�r edilen toplumdur, tarihtir, bireydir.
Geo-tarih dediğimiz anlayış içerisinde coğrafyanın tanımı ve ismi olmalı.
Bu yeni bir sosyal bilim anlayışıdır. Buna geo-felsefe de diyebiliriz.
Devlet kurumlarını ve çizgilerini benimsemeden Kürdistan kavramını coğrafik
olarak kullanmalıyız. Kürdistan coğrafik tanımı içerisinde politik özgürlük
oluşmalıdır. Politik özgürlük toplum ve birey özgürlüğünü oluşturur. Kendi
yasallıkları ve yaşamları üzerinde belirleme yapan bir toplum yeni bir
katılımcı politikanın inşasını oluşturur.
[tarihinde düzeltildi 28/6/2010 Saat 01:21 Yazar berzanamedi]